Oct
06
2008
0

Bir yıl daha beklemek…

Son 4 yıldır hayatıma yön veren bir hobi edindim; balık tutmak. Önceleri çekingen bir macera olarak başladı. Daha sonra mavi sessizliğin içinde kalmak, dinlenmenin ötesinde meditasyon gibi geldi bana. Saatlerce dünyadan kopmuş bir şekilde sadece bir şeye odaklanmak. Doğanın ve özellikle denizin bir parçası olmak tarif edilemez bir duygu..

Elbette bu duyguya heyecan katan değişik şekilleri yok değil, örneğin yılın sadece kısıtlı bir ayında çıkılabilen lüfer avı. Saatler süren hazırlık, özel oltalar, zargana avı ve en sonunda sandal ile saatlerce süren dolaşmalar. Balığın yakalanması ve hiçte kolay olayan bir kaç aşama ile sandala alınması..

Dediğim gibi bu sadece bir balık avı değil. Adına dinlenme denilebilmesi için yapmam gereken bir tedavi sanki. Bu yıl yine lüfer zamanı geldiğinde (Ağustos sonları - Ekim sonu, daha sonrasında da avlanabiliyor ancak hava ve deniz durumu nedeniyle sadece çok büyük tekneler ile) ve de uzunca bir bayram tatilinin o zamana denk gelmesi iyi bir tesadüftü. Eşimin babası ve ben bir ay öncesinden kararlaştırmıştık bu zamanı.
Bayramın 1.günü klasik ziyaretler biter bitmez soluğu yazlıkta alacaktık. Öyle de oldu açıkçası. Ama ..

Aması şu ki lodos yüzünden deniz malesef balığa çıkılabilecek gibi değildi. Daha önce tuttuğumuz balıkları yediğimiz gece, uyumadan uzunca bir süre denizi dinledim, belki durulur. Rüzgar POYRAZ olur diye. Nafile..
Bütün dileklerim ve umutlarım boşa çıktı. Ve bu sinir dingilletici lodos biz oradayken 3 gün aralıksız sürdü.

Dönüş günü geldi çattı. Sandallar bulundukları yerden kıpırdamadan, olta kutusu açılmadan geçti 3 koca gün. Hüzünlü bir veda oldu o huzur veren her mevsim güzel yere. Kendimi evimden sonra en çok ait hissettiğim yere. Şimdiler de ise bir tek hedefim var. Çok yoğun bir çalışma döneminin içerisinde olduğum için mümkün olabilecek tüm hafta sonlarında deniz ve hava durumuna bakıyorum. İlk fırsatta yağmur altında da olsa, hatta biraz dalgalı da olsa denizin üstünde huzur saatlerimi yaşamak amacındayım.

Yoksa huzursuz geçecek ve bir yıl sürecek bekleme dönemi başlıyor olacak.
Lütfen hava güzel olsun!

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized |
Oct
04
2008
0

Garipçe’de kahvaltı..

Havanın kapalı olduğu bir pazar sabahı, kahvaltı yapmak için sakin bir yer ararken bulduk Garipçe’yi. Sarıyer’den Demirciköy’e giderken tabelası dikkatimizi çekti. Hadi bir bakalım deyip sahile kadar indik. Küçük şirin bir koy. Bir tarafında bir restorant diğer tarafında sanki daha bir kahvaltı yapılabilecek bir başka restorant vardı. Hemen oraya yerleştik. Hava kapalı olmasına rağmen deniz kenarındaki masalardan birine oturduk.

İyi servisi, taze çayı ve lezzetli kahvaltısı ile güne çok iyi başladık. Yakınlarımızda bir yerde bir şehirden kaçış mekanı daha bulmuş olduk. Siz de eğer Garipçe’de kahvaltı yaparsanız, oradan çıkıp Demirciköy’e gidip mangalda pişen bir kahve ile güne keyifle devam edebilirsiniz.

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized |
Oct
04
2008
0

Martılar…

Aynı anda kaç tane martı gördünüz? Ya da aynı anda kaç tane martıyı görebileceğinizi düşünüyorsunuz? Yukarıdaki resimde de görebileceğiniz gibi ben sizin söyleyeceğinizden çok daha fazla martı görmüş durumdayım. Hatta nereden geldiği belli olmayan bir cesaretle onların üstüne doğru koşuverdim.
Manzara çok güzeldi. Bir süre sonra sahilde duran tüm martılar havadaydılar. Sanırım sayıları 1000′in çok üstündeydi. Bir şekilde onları rahatsız etmeme rağmen benim dinlendikleri yeri terketmemi havada bekleyerek alışageldik sesleriyle tekrar kuruldular güzel kumlara..

Burası Istanbul Kemerburgaz’a çok yakın olan Ağaçlı Köyü. Bu köyün gerçekten çok güzel bir sahili var. Güzel bir kum ve karşıda Karadeniz. Eskiye nazaran bozuk bir yoldan gidiliyor Ağaçlı’ya. Eski bir köy, öğrendiğime göre bir zamanların Yeşilçam filmleri için favori mekan durumundaymış. Ailece yaptığımız şehirden kaçışların birinde yolumuz düştü Ağaçlı’ya.

Temiz bir hava, sürekli kıyından hıncını çıkaran karadeniz. Bunaltıcı bir haftadan sonra bedenin ve ruhun birlikte dinlendiği çok güzel bir yer ve umarım uzun süre böyle kalır.

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized |
Oct
04
2008
0

4 yıldır beklenen tatil!

Yıllardır tatil yapamamanın verdiği bir istek ile hazırlandık eşimle bu sene çok istediğimiz tatile.. Sabah karşı yola çıkıp, istediğimiz yerde durup yolculuğu keyfini çıkarmayı planladık. Çıkardıkta..

Önce Eskihisar’da uzun bir kuyruğun ardından bindiğimiz feribotta çay keyfi ile başladı tatil. Sonra tabii ki Susurluk. Sonra ise ilk hedefimiz olan Bergama / Akropolis kalıntılarına doğru eğlenceli bir yolculuk yaptık. Bergama’yı hep merak etmiştim. Beklediğim gibi şirin ve sıcak insanlar ile dolu bir tipik bir Ege yerleşimi.
Akropolis’e varınca insanın etkilenmemesi imkansız gibi. Bu kadar yüksekte bu kadar ihtişamlı ve düzenli bir kent beklemiyor insan. Dönemin kalıntıları hala o bin yıllar öncesini yaşatır şekilde dimdik duruyor. O kadar farklı şeyler hissediyor ki insan tarifi mümkün değil. Yani medeniyetin daha gelişmiş olduğunu iddia ettiğimiz günümüzde özellikle ülkemizdeki herhangi bir şehrin yerleşimi ile kıyaslamadan edemiyorsunuz. Tabii ki milyonluk büyük şehirlerden beklemiyorum ama en azından Akropolis’in hemen altındaki Bergama’nın bu yapının etkisinde kalarak şehirleşmesini bekledim. Bu kültür çatışmasını sanırım kolay kolay kabullenemeyeceğim. Neyse bu bölümü burada bırakıp tatile dönüyorum.

Bergama’dan sonraki durak İzmir’di. Çok güzel bir şehir olmasına rağmen bilmediğim bir yabancılık var İzmir’e karşı bende. Güzel bir Topçu akşamından sonra Kordon’da yapılan bir gezinti İzmir’i sanki biraz daha sevdirdi bana.

Sabah erken kalkık ve doğruca Efes harabelerine doğru yola çıktık. Kahvaltıyı onca köy kahvaltısı veren yer varken benim yanlış seçimimle Yandım Çavuş’ta yaptık. Sundukları herşey (özellikle domates) çok lezzetliydi. Ancak dediğim gibi sanki daha bir bölgeye özel olabilirdi herşey. Kahvaltı faslından sonra arabayı Efes Harabelerinin üst kısmına bırakarak bilet aldık. Gerçekten çok kalabalık ve sıcak bir gündü. Harabelerin içerisinde yaklaşık 45 dereceye ulaşan bir sıcaklık herkesi çok etlliyordu. Şapka ve sürekli başlara dökülen sular komik bir görüntü olasa da burada binlerce yıl önce nasıl yaşandığını merak ettim. Bu merakım coğrafi değişiklikler yaşanmadan önce burasının bir zamanlar denize çok daha yakın olduğu gerçeğini hatırlamamla son buldu.

Gerçekten nefes kesici bir mimari ve yerleşim sistemi mevcuttu. Özellikle rehberlerin kalabalıklara anlattıkları her şeyi daha iyi anlamama yardımcı oldu. Dediğim gibi binlerce yıl öncesi ve hala günümüzden daha düzenliler. Kültür meselesi!

Alt kapıya gelince, bu sıcakta hiçbir kuvvetin beni yukarı yürütemeyeceğini söylüyordum. Oturup gerçekten çok soğuk ve çok güzel “şeftalili frozen” içtik. Kapıdan çıkınca üst kapıya ya servis yapan taksi ve faytonlarla karşılaşıyorsunuz. Süper! Etrafı gezerek götüreceğini söyleyen faytonculara kanıp birine biniyorsunuz. Üstelik fayton taksiden pahalı. Gerçekten şeftali bahçelerinin içinden geçerek sizin için keyifli zavallı at için çok yorucu bir yolculuk yapıyorsunuz.

En sonunda arabaya ulaşıp bir sonraki durak olan “Meryem Ana” ve “7 uyuyanlar” mağarasını gezdik. Meryem Ana kutsal bir mekan ve sonuçta turizme çok büyük hizmet veriyor. Ancak mesela 7 uyuyanlar mağarası da ilgi çekmesine rağmen bakımsızlıktan ve iyi tanıtım/pazarlama teknikleri uygulanamasından dolayı bence kötü durumda.

Sonraki durak nihayet Çeşme.. Çok sevdiğimiz arkadaşlarımızı da görebileceğiz. Ve de Çeşme’nin özellikle Alaçatı’nın o buz gibi sularına kendimizi bırakabileceğiz. Ayrıca Aya Yorgi’yi Paparazzi’yi de çok özledik. Tabii o leziz kumruyuda. Rüzgar tribünleri görünce artık geldik diyebildik en sonunda..

Öyle güzel geçti ki Çeşme günleri. Alaçtı sokakları, Çeşme limanı, Sadık, Babylon, Naim Dilmener Show. Hepsi gerçekten 4 yıl beklemeye değecek ama artık her yıl yapılmak istenecek güzellikteydi.

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized |
Oct
04
2008
0

Şehirden kaçmak

Yaşadığım yere bu kadar yakın olmasına karşın ancak ve ancak sonbaharda daha doğrusu piknik yapılamayacak zamanlarda gidebiliyorum Belgrad Ormanı’na. Henüz koşabilecek bir formda olmasam bile keyifli bir yürüyüş bile insanı çok rahatlatıyor.

Yukarıdaki resim geçen yıl çekildi. Aynı anlattığım gibi bir günde hemde..

Bu sene aynı deneyimi arkadaşlarımızla yaşayalım, hem güzel bir yürüyüş olur hemde spor salonlarından, kalabalıktan kurtulmuş oluruz dedik. Demez olaydık..

Geçen yıldan tek farkı havanın biraz daha sıcak olmasıydı. 7 km’lik etabın ortasında sanırım belediyenin su toplama göletlerinden biri var. Etrafında piknik yapılmasının yasak olduğu bir çok dinlenme bankı. Ancak tabi ki bu yürüyüş alanının atla gezinti alanı olarak kullanılıyor olması, gölet etrafındaki sazlıkların daha öce hiç temizlenmemişcesine büyümüş olması sonucunda milyonlarca sineği sizinle başbaşa bırakıyor.

Elinizi sağa sola sallamadan ya da durmaksızın koşmadan kurtulmanız mümkün değil. Aramızda kimse durmadan 7 km koşabilecek kondisyona sahip değil, dolayısı ile arada durup nefeslenmek ya da yürüyerek devam etmek zorunda kaliyoruz. Tabii 2 sn’lik bir mola bile binlerce sineğin üstümüze hücüm etmesi için yeterli oluyor. Yerlerden topladığız dallar ile kendimize koruma alanı oluşturmaya çalışıyoruz.

Elbette bu etabın gariplikleri bununla da sınırlı değil. Sineklerin istilasına uğramış ve asla temiz gözükmeyen gölete dalan “cesaretli” insanların çığlıkları ve başıboş köpeklerin ulayarak yaptığı uzak takip sürekli karşılaştığınız olaylar. Son bir gayret ile bitişe geldiğimizde önce bir duman sonra da ağır bir mangal kokusu karşılıyor sizi. Kabus gibi.

Hemen arabaya atlayıp son sürat uzaklaşıyoruz oradan. Havaların sıcak olmadığı, göre giriliemediği, at turlarının yapılmadığı ve mangal için favori mekan olmadığı bir zaman tekrar gelmek üzere…

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized |
May
16
2008
0

Son!

Çekip gitmeyi bilmeli insan.

Lanetlenmiş temellerin üstüne kurulmuş köhneliklerden çekip çıkarmalı kendisini.
Bu duruma gelmiş köhnelikleri nasıl farkemediğini sorgulamamalı, sinir yapmamalı kendine.
Sahtelikleri keşfetmenin hırsını, hayatın biteceği noktayı arzulayarak çıkarmalı.

Bir huzur ve rahatlık dolar insana yeter artık denilen bıkkınlıklardan sonra..
O huzurun keyfini çıkarmalı. Bir de yüzüne vuran rüzgarın!

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized | Tags:
Apr
24
2008
0

Ben? Kim? Nasıl? Neden?

Bilmiyorum siz benim gibi misiniz? Değilsinizdir herhalde. Niye benim gibi olacaksınız zaten! Benim gibi olmanın bana bir yararı yok ki, size bir pansumanı olsun! Gel dikiz ki ben böyleyim. Bu bir yaratılış konumu. Herkes benim gibi olmak zorunda değil. Ve fakat benim gibi olmayanlar, hiç olmazsa kendileri gibi olabilseler! Ne gezer? Onlar da herkes gibiler…

 

Kaynak: Ferhan Şensoy / Eşeğin Fikri

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized |
Apr
24
2008
0

Tavla…

İnsanların özellikle iyi arkadaş olan insanların beraberken, konuşacak o kadar şeyi olur ki, saatler sürer, sabahlara uzar bazen sohbetler, ama gün gelir kabul etmek zor olsada tekrar eder durur..

Konuşulacak konular bittiğinde, ya da tekrara başladığında büyük bir ilaçtır tavla.

Kaç zamandır oynarım tavlayı, bıkmadan saatlerce oynarım kimi zaman. Şans yanımdayken keyifli, ortadayken heyecanlı, karşıdayken sinirli olurum çoğunlukla. Ama keyif alırım, karşımdakini kırmam sinirliyken, yenildiğimde kabullenirim bir miktar dalgayı.

Şimdilerde yine moda oldu tavla, hepbirlikte takıldığımız bir arkadaş grubunda oynuyoruz çok zamandır. Turnuvalar, birebir maçlar. Yanlış oynamalar, doğru oynamalar, sadece şanstı demeler, şanssızdım demeler, düşeşler, hepyekler…

Nihayetinde tüketilen zamanlar, kafalardan uçup giden döngüler, arada yeni bir konu bulunup oyuna ara verilip yapılan sohbetler. Hepsi günlük koşuşturmadan, belki bir takım sıkıntılardan uzaklaşmak için  en basit ve eğlenceli yol bence.

İyi ki tavla var, iyi ki dostlar var…

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Benden, Gözlem, Günlük | Tags: , ,
Apr
24
2008
0

Başlarken…

Herkesin bir bloğu var, herkes birşeyler yazıyor ben neden yazmayayım zorlayıcı düşüncesi değil, düşündüklerimi, gözlemlediklerimi kendimce paylaştığım, “bana ait bir yer” olmasını istediğimden açtım bu siteyi.

Hergün, yüzlerce şey takılıyor gözüme, bir çoğuna sessizde olsa yorum yapıyorum. Bu yorumlar yine bana kalıyor, sessiz kalma haklarını kullanıyorlardı. Bugünden itibaren gözlemlerimin bu sessizliğine bir son vermeye karar verdim. Belki günlük, belki haftalık olacak buraya girdiğim yazılarım. Eskilerime de götüreceğim sizi, yeni gördüklerimede..

Dünyaya benim gözümle bakmak zordur, hepinize kolay gelsin!

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Benden | Tags:

Recep Fidan