Jan
18
2009
0

My Way!

Bir dünya görüşüm var, temelinde kırgınlığın, sevgisizliğin, kıskançlığın, onuzsuzluğun yatmadığı.. Ve şu zamana kadar hep bu felsefe ile hareket ettim..
Çok yıpratıcı zamanlar yaşadım, yaşıyorum. İnsanların gözlerimin içine baka baka yalan söylediği, yaşlarına başlarına ve en önemlisi kendi acınası karakterlerine bakmadan arkamdan konuştuğu, boşluğumu kolladığı o kadar çok şey yaşadım ki! Ben ki bunu geride kalan yirmidokuz yıl için böylesine ifade edebilirken başta belirttiğim bu görüşü temsil ettiğim o kadar belli iken sürekli meydan okumalarla karşılaştım. Kendimce en büyük kazancım, benim ailemi, işimi, ismimi, aklımı kaybetmemi bekleyenlere inat tüm bunları kaybetmeyip ayakta kalıyor olmam gibi gözükebilir. Aslında değil. Kim ne yaparsa yapsın. Kim ne söylerse söylesin. Kim ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Hatta bana istedikleri herşeyi kaybettirseler ki bunun için uğraş vermeleri devam etmekte. Bu yazıya başladığım ilk cümlenin anlamını yitirmemiş olmasıdır önemli olan. O’dur benim zaferim! Ne üç beş kuruş, ne söylenmiş bir söz, ne haksız yere sahiplenilmiş bir başarı. Bunların hepsi, hepsi gelip geçici… Beni ben yapan budur işte! Binlerce kez doğru yaptığım hayatımda onbinlerce kez hata da yapmışımdır. Ama bir numaralı doğrum hep aynı kalmıştır. Kalacaktır. Geçtiğimiz aylarda, yanlız başıma çok yoğun bir tempoda savaş verirken, görmezden geldiğim dolapları dönme dolaba çevirirken, her bulabildiğim an bu şarkıyı dinledim. My Way!…

İnsanın iç huzurunun anahtarı kendisine yapılan tüm kötülükleri, bunu yapanların zavallılıklarına vererek affetmesi imiş. Hani meşhur bir söz vardır. Hep buna sığınılır ya “İntikam soğuk yenen bir yemektir”. Ben daha ağzıma bir lokma koymadım. Ve sanırım yemek istersem epey bir soğuk yemek beni bekliyor!

Bütün bunlar nereden koptu geldi bilmiyorum. Ama hayatımı değerlendiriyorum şu sıralar. Neredeyim, belki hedefler koyuyorum kendime, kendimi motive edici. Ama emin olduğum bir tek şey var. Hayatımda hedeflerime her zaman olduğu gibi yine yanlız yürüyeceğim. Ancak olurda ayağım kayarsa.. Asla, asla eskiden düşündüğüm gibi tek başıma düşmeyecegim. 

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Benden |
Nov
08
2008
0

Durulmak…

İnsanın iş ve özel hayatındaki tempo değildir durgunluğu belirleyen. Deli gibi yoğun ve koşuşturmaca ile geçen bir iş gününde bile insan kendi dünyasında uyuşmuş yada sakin olabiliyor. Tabi ki tam tersi de sürekli yaşanmıyor değil. Sessiz sakin durulan her anda kimi zaman fırtınalar kopar insanin içinde, kimi zaman tepkisini boğazında, kimi zaman aklında, kimi zaman kalbinde düğümler, tepkisiz bir tepkinin içindedir aslında. Yani görüntü her zaman doğruları yansıtmayabiliyor.

Uzunca bir süredir bu durumu ne çok yaşadığımın yeni yeni farkına vardım bende. Durulduğumun farkına vardım. Çoğu zaman sakinlik, olgunluk gibi algılanabilir ama bu başka bir şey. Kimi zaman saman alevi gibi parlayan hareket pırıltıları olmuyor değil ama gerçekten saman alevi kadar sürüyorlar. Çalışmayı severim; bir şeyler üretmek, sorun çözmek, yeni şeyler öğrenmek benim için hayat enerjisi. İşim mekana bağlı olmayan bir şekle büründüğü için benimde çalışmaya devam etmemek için bir sebebim kalmıyor. Aslında bu beni mutlu ediyor. İşim aynı zamanda hobim. Ancak sanırım yeni hobiler edinme zamanı geldi ve geçiyor. Heyecan gerekli bu hareketli durağanlığa.

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Benden |
Oct
19
2008
1

Söz ve Müzik!

Müzik dinlemek elbette en çok keyif aldığım hobim. Ancak müzik bilgisi çok derin bir insan değilim. Kulağıma hoş gelen, beni bir yerlere götüren her melodi benim için özeldir. Bunun dışında günlük hayatın izin verdiği ölçüde geliştirebiliyorum kendimi bu insanın doğrudan kendisine bir şeyler katan hobisinde.

Yukarıda gördüğünüz iki dostum benim bu özelliğimin çeşitlenmesinde oldukça büyük bir paya sahip olmuşlardır. Klasikleştirdiğimiz pazartesi gecelerinde hem de ocakbaşı muhabbetlerinde büyük bir keyif ile durmaksızın yıllardır dinledikleri hikayelerini çeşitlendirdikleri parçalardan, sanatçılardan konuşur dururlar. İlk zamanlar bunu zaten var olan sürekli konuşma prensipleri olduğunu düşünsemde zaman içesinde bunun bir stil ve kültür olduğunu farkettim.

Masada bulunan bir bardağın şekilsizliği hakkında abartısız 15 dakika konuşabilen bu iki kafadar çok eski yıllara ve anılara dayanan müzik paylaşımlarına başladıklarında ise zamanın nasıl geçtiğinin farkında olmuyor insan. Şarkıların sürelerinden tutunda, söyleyenlerin seslerinin detone oldukları o anda neler hissettikleri konusunda görünüşte pek bir noktaya gitmeyecek bir konuyu günün, masanın sıcak konularına bağlama becerileri ise benzersiz.
Bu iki dost, bir iki paragraf ile anlatılamayacak kadar karmaşıklar. Biri sözü diğeri müziği gibiler bu güzel muhabbetlerin. Her bir pazartesinin özel konuları olduğu gibi özel şarkıları da oluyor ve her ne olursa olsun ilerleyen vakitlerde çalan şarkıların ya seslendirenlerinin ya da müzisyenlerinin bir sözü, yaptığı bir hareket günün en çok takdir edilen davranışı olup çıkıyordu. Uzun zamandır yapamadığımız pazartesi akşamlarının özlemiyle önden böyle bir giriş yapayım dedim, hele bir başlayalım tekrar daha neler çıkacak bekleyin:)

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized |
Oct
06
2008
2

Bir yıl daha beklemek…

Son 4 yıldır hayatıma yön veren bir hobi edindim; balık tutmak. Önceleri çekingen bir macera olarak başladı. Daha sonra mavi sessizliğin içinde kalmak, dinlenmenin ötesinde meditasyon gibi geldi bana. Saatlerce dünyadan kopmuş bir şekilde sadece bir şeye odaklanmak. Doğanın ve özellikle denizin bir parçası olmak tarif edilemez bir duygu..

Elbette bu duyguya heyecan katan değişik şekilleri yok değil, örneğin yılın sadece kısıtlı bir ayında çıkılabilen lüfer avı. Saatler süren hazırlık, özel oltalar, zargana avı ve en sonunda sandal ile saatlerce süren dolaşmalar. Balığın yakalanması ve hiçte kolay olayan bir kaç aşama ile sandala alınması..

Dediğim gibi bu sadece bir balık avı değil. Adına dinlenme denilebilmesi için yapmam gereken bir tedavi sanki. Bu yıl yine lüfer zamanı geldiğinde (Ağustos sonları - Ekim sonu, daha sonrasında da avlanabiliyor ancak hava ve deniz durumu nedeniyle sadece çok büyük tekneler ile) ve de uzunca bir bayram tatilinin o zamana denk gelmesi iyi bir tesadüftü. Eşimin babası ve ben bir ay öncesinden kararlaştırmıştık bu zamanı.
Bayramın 1.günü klasik ziyaretler biter bitmez soluğu yazlıkta alacaktık. Öyle de oldu açıkçası. Ama ..

Aması şu ki lodos yüzünden deniz malesef balığa çıkılabilecek gibi değildi. Daha önce tuttuğumuz balıkları yediğimiz gece, uyumadan uzunca bir süre denizi dinledim, belki durulur. Rüzgar POYRAZ olur diye. Nafile..
Bütün dileklerim ve umutlarım boşa çıktı. Ve bu sinir dingilletici lodos biz oradayken 3 gün aralıksız sürdü.

Dönüş günü geldi çattı. Sandallar bulundukları yerden kıpırdamadan, olta kutusu açılmadan geçti 3 koca gün. Hüzünlü bir veda oldu o huzur veren her mevsim güzel yere. Kendimi evimden sonra en çok ait hissettiğim yere. Şimdiler de ise bir tek hedefim var. Çok yoğun bir çalışma döneminin içerisinde olduğum için mümkün olabilecek tüm hafta sonlarında deniz ve hava durumuna bakıyorum. İlk fırsatta yağmur altında da olsa, hatta biraz dalgalı da olsa denizin üstünde huzur saatlerimi yaşamak amacındayım.

Yoksa huzursuz geçecek ve bir yıl sürecek bekleme dönemi başlıyor olacak.
Lütfen hava güzel olsun!

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized |
Oct
04
2008
0

Garipçe’de kahvaltı..

Havanın kapalı olduğu bir pazar sabahı, kahvaltı yapmak için sakin bir yer ararken bulduk Garipçe’yi. Sarıyer’den Demirciköy’e giderken tabelası dikkatimizi çekti. Hadi bir bakalım deyip sahile kadar indik. Küçük şirin bir koy. Bir tarafında bir restorant diğer tarafında sanki daha bir kahvaltı yapılabilecek bir başka restorant vardı. Hemen oraya yerleştik. Hava kapalı olmasına rağmen deniz kenarındaki masalardan birine oturduk.

İyi servisi, taze çayı ve lezzetli kahvaltısı ile güne çok iyi başladık. Yakınlarımızda bir yerde bir şehirden kaçış mekanı daha bulmuş olduk. Siz de eğer Garipçe’de kahvaltı yaparsanız, oradan çıkıp Demirciköy’e gidip mangalda pişen bir kahve ile güne keyifle devam edebilirsiniz.

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized |
Oct
04
2008
0

Martılar…

Aynı anda kaç tane martı gördünüz? Ya da aynı anda kaç tane martıyı görebileceğinizi düşünüyorsunuz? Yukarıdaki resimde de görebileceğiniz gibi ben sizin söyleyeceğinizden çok daha fazla martı görmüş durumdayım. Hatta nereden geldiği belli olmayan bir cesaretle onların üstüne doğru koşuverdim.
Manzara çok güzeldi. Bir süre sonra sahilde duran tüm martılar havadaydılar. Sanırım sayıları 1000′in çok üstündeydi. Bir şekilde onları rahatsız etmeme rağmen benim dinlendikleri yeri terketmemi havada bekleyerek alışageldik sesleriyle tekrar kuruldular güzel kumlara..

Burası Istanbul Kemerburgaz’a çok yakın olan Ağaçlı Köyü. Bu köyün gerçekten çok güzel bir sahili var. Güzel bir kum ve karşıda Karadeniz. Eskiye nazaran bozuk bir yoldan gidiliyor Ağaçlı’ya. Eski bir köy, öğrendiğime göre bir zamanların Yeşilçam filmleri için favori mekan durumundaymış. Ailece yaptığımız şehirden kaçışların birinde yolumuz düştü Ağaçlı’ya.

Temiz bir hava, sürekli kıyından hıncını çıkaran karadeniz. Bunaltıcı bir haftadan sonra bedenin ve ruhun birlikte dinlendiği çok güzel bir yer ve umarım uzun süre böyle kalır.

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized |
Oct
04
2008
0

4 yıldır beklenen tatil!

Yıllardır tatil yapamamanın verdiği bir istek ile hazırlandık eşimle bu sene çok istediğimiz tatile.. Sabah karşı yola çıkıp, istediğimiz yerde durup yolculuğu keyfini çıkarmayı planladık. Çıkardıkta..

Önce Eskihisar’da uzun bir kuyruğun ardından bindiğimiz feribotta çay keyfi ile başladı tatil. Sonra tabii ki Susurluk. Sonra ise ilk hedefimiz olan Bergama / Akropolis kalıntılarına doğru eğlenceli bir yolculuk yaptık. Bergama’yı hep merak etmiştim. Beklediğim gibi şirin ve sıcak insanlar ile dolu bir tipik bir Ege yerleşimi.
Akropolis’e varınca insanın etkilenmemesi imkansız gibi. Bu kadar yüksekte bu kadar ihtişamlı ve düzenli bir kent beklemiyor insan. Dönemin kalıntıları hala o bin yıllar öncesini yaşatır şekilde dimdik duruyor. O kadar farklı şeyler hissediyor ki insan tarifi mümkün değil. Yani medeniyetin daha gelişmiş olduğunu iddia ettiğimiz günümüzde özellikle ülkemizdeki herhangi bir şehrin yerleşimi ile kıyaslamadan edemiyorsunuz. Tabii ki milyonluk büyük şehirlerden beklemiyorum ama en azından Akropolis’in hemen altındaki Bergama’nın bu yapının etkisinde kalarak şehirleşmesini bekledim. Bu kültür çatışmasını sanırım kolay kolay kabullenemeyeceğim. Neyse bu bölümü burada bırakıp tatile dönüyorum.

Bergama’dan sonraki durak İzmir’di. Çok güzel bir şehir olmasına rağmen bilmediğim bir yabancılık var İzmir’e karşı bende. Güzel bir Topçu akşamından sonra Kordon’da yapılan bir gezinti İzmir’i sanki biraz daha sevdirdi bana.

Sabah erken kalkık ve doğruca Efes harabelerine doğru yola çıktık. Kahvaltıyı onca köy kahvaltısı veren yer varken benim yanlış seçimimle Yandım Çavuş’ta yaptık. Sundukları herşey (özellikle domates) çok lezzetliydi. Ancak dediğim gibi sanki daha bir bölgeye özel olabilirdi herşey. Kahvaltı faslından sonra arabayı Efes Harabelerinin üst kısmına bırakarak bilet aldık. Gerçekten çok kalabalık ve sıcak bir gündü. Harabelerin içerisinde yaklaşık 45 dereceye ulaşan bir sıcaklık herkesi çok etlliyordu. Şapka ve sürekli başlara dökülen sular komik bir görüntü olasa da burada binlerce yıl önce nasıl yaşandığını merak ettim. Bu merakım coğrafi değişiklikler yaşanmadan önce burasının bir zamanlar denize çok daha yakın olduğu gerçeğini hatırlamamla son buldu.

Gerçekten nefes kesici bir mimari ve yerleşim sistemi mevcuttu. Özellikle rehberlerin kalabalıklara anlattıkları her şeyi daha iyi anlamama yardımcı oldu. Dediğim gibi binlerce yıl öncesi ve hala günümüzden daha düzenliler. Kültür meselesi!

Alt kapıya gelince, bu sıcakta hiçbir kuvvetin beni yukarı yürütemeyeceğini söylüyordum. Oturup gerçekten çok soğuk ve çok güzel “şeftalili frozen” içtik. Kapıdan çıkınca üst kapıya ya servis yapan taksi ve faytonlarla karşılaşıyorsunuz. Süper! Etrafı gezerek götüreceğini söyleyen faytonculara kanıp birine biniyorsunuz. Üstelik fayton taksiden pahalı. Gerçekten şeftali bahçelerinin içinden geçerek sizin için keyifli zavallı at için çok yorucu bir yolculuk yapıyorsunuz.

En sonunda arabaya ulaşıp bir sonraki durak olan “Meryem Ana” ve “7 uyuyanlar” mağarasını gezdik. Meryem Ana kutsal bir mekan ve sonuçta turizme çok büyük hizmet veriyor. Ancak mesela 7 uyuyanlar mağarası da ilgi çekmesine rağmen bakımsızlıktan ve iyi tanıtım/pazarlama teknikleri uygulanamasından dolayı bence kötü durumda.

Sonraki durak nihayet Çeşme.. Çok sevdiğimiz arkadaşlarımızı da görebileceğiz. Ve de Çeşme’nin özellikle Alaçatı’nın o buz gibi sularına kendimizi bırakabileceğiz. Ayrıca Aya Yorgi’yi Paparazzi’yi de çok özledik. Tabii o leziz kumruyuda. Rüzgar tribünleri görünce artık geldik diyebildik en sonunda..

Öyle güzel geçti ki Çeşme günleri. Alaçtı sokakları, Çeşme limanı, Sadık, Babylon, Naim Dilmener Show. Hepsi gerçekten 4 yıl beklemeye değecek ama artık her yıl yapılmak istenecek güzellikteydi.

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized |
Oct
04
2008
0

Şehirden kaçmak

Yaşadığım yere bu kadar yakın olmasına karşın ancak ve ancak sonbaharda daha doğrusu piknik yapılamayacak zamanlarda gidebiliyorum Belgrad Ormanı’na. Henüz koşabilecek bir formda olmasam bile keyifli bir yürüyüş bile insanı çok rahatlatıyor.

Yukarıdaki resim geçen yıl çekildi. Aynı anlattığım gibi bir günde hemde..

Bu sene aynı deneyimi arkadaşlarımızla yaşayalım, hem güzel bir yürüyüş olur hemde spor salonlarından, kalabalıktan kurtulmuş oluruz dedik. Demez olaydık..

Geçen yıldan tek farkı havanın biraz daha sıcak olmasıydı. 7 km’lik etabın ortasında sanırım belediyenin su toplama göletlerinden biri var. Etrafında piknik yapılmasının yasak olduğu bir çok dinlenme bankı. Ancak tabi ki bu yürüyüş alanının atla gezinti alanı olarak kullanılıyor olması, gölet etrafındaki sazlıkların daha öce hiç temizlenmemişcesine büyümüş olması sonucunda milyonlarca sineği sizinle başbaşa bırakıyor.

Elinizi sağa sola sallamadan ya da durmaksızın koşmadan kurtulmanız mümkün değil. Aramızda kimse durmadan 7 km koşabilecek kondisyona sahip değil, dolayısı ile arada durup nefeslenmek ya da yürüyerek devam etmek zorunda kaliyoruz. Tabii 2 sn’lik bir mola bile binlerce sineğin üstümüze hücüm etmesi için yeterli oluyor. Yerlerden topladığız dallar ile kendimize koruma alanı oluşturmaya çalışıyoruz.

Elbette bu etabın gariplikleri bununla da sınırlı değil. Sineklerin istilasına uğramış ve asla temiz gözükmeyen gölete dalan “cesaretli” insanların çığlıkları ve başıboş köpeklerin ulayarak yaptığı uzak takip sürekli karşılaştığınız olaylar. Son bir gayret ile bitişe geldiğimizde önce bir duman sonra da ağır bir mangal kokusu karşılıyor sizi. Kabus gibi.

Hemen arabaya atlayıp son sürat uzaklaşıyoruz oradan. Havaların sıcak olmadığı, göre giriliemediği, at turlarının yapılmadığı ve mangal için favori mekan olmadığı bir zaman tekrar gelmek üzere…

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized |
May
16
2008
0

Son!

Çekip gitmeyi bilmeli insan.

Lanetlenmiş temellerin üstüne kurulmuş köhneliklerden çekip çıkarmalı kendisini.
Bu duruma gelmiş köhnelikleri nasıl farkemediğini sorgulamamalı, sinir yapmamalı kendine.
Sahtelikleri keşfetmenin hırsını, hayatın biteceği noktayı arzulayarak çıkarmalı.

Bir huzur ve rahatlık dolar insana yeter artık denilen bıkkınlıklardan sonra..
O huzurun keyfini çıkarmalı. Bir de yüzüne vuran rüzgarın!

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized | Tags:
Apr
24
2008
0

Ben? Kim? Nasıl? Neden?

Bilmiyorum siz benim gibi misiniz? Değilsinizdir herhalde. Niye benim gibi olacaksınız zaten! Benim gibi olmanın bana bir yararı yok ki, size bir pansumanı olsun! Gel dikiz ki ben böyleyim. Bu bir yaratılış konumu. Herkes benim gibi olmak zorunda değil. Ve fakat benim gibi olmayanlar, hiç olmazsa kendileri gibi olabilseler! Ne gezer? Onlar da herkes gibiler…

 

Kaynak: Ferhan Şensoy / Eşeğin Fikri

Share/Save/Bookmark

Written by Recep Fidan in: Uncategorized |

Recep Fidan