4 yıldır beklenen tatil!
Yıllardır tatil yapamamanın verdiği bir istek ile hazırlandık eşimle bu sene çok istediğimiz tatile.. Sabah karşı yola çıkıp, istediğimiz yerde durup yolculuğu keyfini çıkarmayı planladık. Çıkardıkta..
Önce Eskihisar’da uzun bir kuyruğun ardından bindiğimiz feribotta çay keyfi ile başladı tatil. Sonra tabii ki Susurluk. Sonra ise ilk hedefimiz olan Bergama / Akropolis kalıntılarına doğru eğlenceli bir yolculuk yaptık. Bergama’yı hep merak etmiştim. Beklediğim gibi şirin ve sıcak insanlar ile dolu bir tipik bir Ege yerleşimi.
Akropolis’e varınca insanın etkilenmemesi imkansız gibi. Bu kadar yüksekte bu kadar ihtişamlı ve düzenli bir kent beklemiyor insan. Dönemin kalıntıları hala o bin yıllar öncesini yaşatır şekilde dimdik duruyor. O kadar farklı şeyler hissediyor ki insan tarifi mümkün değil. Yani medeniyetin daha gelişmiş olduğunu iddia ettiğimiz günümüzde özellikle ülkemizdeki herhangi bir şehrin yerleşimi ile kıyaslamadan edemiyorsunuz. Tabii ki milyonluk büyük şehirlerden beklemiyorum ama en azından Akropolis’in hemen altındaki Bergama’nın bu yapının etkisinde kalarak şehirleşmesini bekledim. Bu kültür çatışmasını sanırım kolay kolay kabullenemeyeceğim. Neyse bu bölümü burada bırakıp tatile dönüyorum.
Bergama’dan sonraki durak İzmir’di. Çok güzel bir şehir olmasına rağmen bilmediğim bir yabancılık var İzmir’e karşı bende. Güzel bir Topçu akşamından sonra Kordon’da yapılan bir gezinti İzmir’i sanki biraz daha sevdirdi bana.
Sabah erken kalkık ve doğruca Efes harabelerine doğru yola çıktık. Kahvaltıyı onca köy kahvaltısı veren yer varken benim yanlış seçimimle Yandım Çavuş’ta yaptık. Sundukları herşey (özellikle domates) çok lezzetliydi. Ancak dediğim gibi sanki daha bir bölgeye özel olabilirdi herşey. Kahvaltı faslından sonra arabayı Efes Harabelerinin üst kısmına bırakarak bilet aldık. Gerçekten çok kalabalık ve sıcak bir gündü. Harabelerin içerisinde yaklaşık 45 dereceye ulaşan bir sıcaklık herkesi çok etlliyordu. Şapka ve sürekli başlara dökülen sular komik bir görüntü olasa da burada binlerce yıl önce nasıl yaşandığını merak ettim. Bu merakım coğrafi değişiklikler yaşanmadan önce burasının bir zamanlar denize çok daha yakın olduğu gerçeğini hatırlamamla son buldu.
Gerçekten nefes kesici bir mimari ve yerleşim sistemi mevcuttu. Özellikle rehberlerin kalabalıklara anlattıkları her şeyi daha iyi anlamama yardımcı oldu. Dediğim gibi binlerce yıl öncesi ve hala günümüzden daha düzenliler. Kültür meselesi!
Alt kapıya gelince, bu sıcakta hiçbir kuvvetin beni yukarı yürütemeyeceğini söylüyordum. Oturup gerçekten çok soğuk ve çok güzel “şeftalili frozen” içtik. Kapıdan çıkınca üst kapıya ya servis yapan taksi ve faytonlarla karşılaşıyorsunuz. Süper! Etrafı gezerek götüreceğini söyleyen faytonculara kanıp birine biniyorsunuz. Üstelik fayton taksiden pahalı. Gerçekten şeftali bahçelerinin içinden geçerek sizin için keyifli zavallı at için çok yorucu bir yolculuk yapıyorsunuz.
En sonunda arabaya ulaşıp bir sonraki durak olan “Meryem Ana” ve “7 uyuyanlar” mağarasını gezdik. Meryem Ana kutsal bir mekan ve sonuçta turizme çok büyük hizmet veriyor. Ancak mesela 7 uyuyanlar mağarası da ilgi çekmesine rağmen bakımsızlıktan ve iyi tanıtım/pazarlama teknikleri uygulanamasından dolayı bence kötü durumda.
Sonraki durak nihayet Çeşme.. Çok sevdiğimiz arkadaşlarımızı da görebileceğiz. Ve de Çeşme’nin özellikle Alaçatı’nın o buz gibi sularına kendimizi bırakabileceğiz. Ayrıca Aya Yorgi’yi Paparazzi’yi de çok özledik. Tabii o leziz kumruyuda. Rüzgar tribünleri görünce artık geldik diyebildik en sonunda..
Öyle güzel geçti ki Çeşme günleri. Alaçtı sokakları, Çeşme limanı, Sadık, Babylon, Naim Dilmener Show. Hepsi gerçekten 4 yıl beklemeye değecek ama artık her yıl yapılmak istenecek güzellikteydi.
No Comments »
RSS feed for comments on this post. TrackBack URL




